top of page
Ara
  • Yazarın fotoğrafıAv. Çiler Nazife Koşar

HELEN’DEN GÜLDÜNYA’YA DEĞİŞMEYEN TÖRE; “NAMUS CİNAYETLERİ.!”


(Milattan önce 1100’lü yıllar. Truva…)


Adım Truva’lı Helen.


Adımı bana veren annem, kötü bir yazgı doğurmuş gibi ağlardı, ismimi fısıldarken. Benim; Yunanlılar ile Truvalıları karşı karşıya getiren. Sparta krallarından Menelaus’ la evlendirdiler beni, gönlümü kaptıracağım Paris’i görmeden. Sarayda karşılaştım ilk kez Paris ile, Menelaus yokken. Başka türlü çarptı kalbim, söz dinletemedim ona ve aşkımla kaçıp gittim Truva’ya. Menelaus saraya dönüp de olanları anlayınca, büyük bir öfke ile dayandı Truva’nın kapısına.

Beni seven erkekler masum kır çiçekleri değil, keskin bronz kılıçlar aldılar ellerine. Benim aşkım nefret, savaş ve ölüm olarak geçti tarihe. Menelaus ve kardeşi Miken Kralı Agamemnon önderliğinde, Aka ordusu çıktı sefere. Truvalılardan beni iade etmelerini ve tazminat ödenmesini istediler kendilerine. Paris, Menelaos ile teke tek savaşmayı ve savaşı kazananın beni almasını teklif etti gelen elçiye. On yıl süren kanlı savaş başladı böylece. Yandı, yağmalandı Truva; paramparça oldu surlar, Paris ve benden yaşanmamış bir aşk kaldı geriye.

(Milattan sonra 2000’li yıllar. Türkiye…)


Benim adım Güldünya…

Bitlis’in bir köyünde doğdum, ama ne dünyayı gördüm, ne de yüzüm güldü. Bir akrabamın tecavüzüne uğradım önce, hamile kaldım. Bebeğimi korumak için İstanbul’a kaçtım. Ama bilemedim, töreden ve kaderden kaçılmazmış. Toplandı aile meclisi, hakkımda hüküm verildi. Erkek kardeşlerim geldi peşimden. Buldular ve yol ortasında vurdular beni. Direndim ölüme. Direndim kadere. Bebeğimi bir kere daha görebilmek için direndim. Ama hastaneyi bastılar bu defa. Azrail olup geldiler. Ölüm olup geldiler. Gözü dönmüş caniler. Beynim öldü, kalbim ölmedi. Çocuğum için çarptı kalbim.

Bembeyaz, soğuk çarşaflar arasında yatıyorum öylece. Ağırlığım yok. Acı duymuyorum bir yerlerimde. Ağzımdan burnumdan sarkan hortumlarla, içi oyulmuş bir bedenden ibaretim sadece. Bebeğim nerde?


Bu makinelerden kurtulmak istiyorum. Dursun kalbim. Beynim ölmüş, işe yaramaz bu bedeni neyleyim.? Kalbim de atmasın artık. Güldünya demiş anam adıma. Bu dünyada hiç yüzüm gülmedi ki benim. Gün yüzü görmediğim, gülmediğim bu dünyaya, dönmem ben artık. Bu hırpalanmış, kirletilmiş, eksiltilmiş bedeni yaşatmaya çalışmak da neden? Hem yaşatmazlar ki beni.. Bir daha, bir daha öldürürler. Kaç kere ölür bir insan..?


Başucumdaki nöbet yorgunu hemşire, yeni bir şişe serum takıyor askının ucuna. Bir iğne daha batırıyor damarlarıma. Bu hortumlar, bu makineler canımı acıtıyor çok fazla. Kendime bakıyorum. Ölümümü bekliyorum. Ölünce özgür olacak ruhum. Ölünce bambaşka bir dünyada, kimsenin canımı yakmadığı, kimsenin incitmediği, yüzümün güleceği bir dünyada olurum belki.


Hemşire iki hastabakıcıdan yardım istiyor. Bedenimi hoyratça sağa, sola kaydırarak çarşafı değiştiriyorlar. Hemşire ve hastabakıcılar, aralarında bir şeyler konuşuyorlar. Tıbbi anlamda ölmüş olduğumu, hayatta kalmam için beni bağladıkları bu cihazları, artık kapatmaktan başka yapılacak bir şey kalmadığını anlatıyorlar çaresizce. Üzgün görünmeye çalışıyor nedense. Kapının önünde telaşlı ayak sesleri… Hadi artık yeter. Bitsin ne olur. Çekin şu fişleri, kapatın bütün düğmeleri. Çıkarın bu hortumları ağzımdan, burnumdan. Rahat bırakın beni. Elveda dünya. Ben Güldünya …


Binlerce yıl geçti aradan. Ama değişmedi töre.. Hemen her gün gazete manşetlerinde görmeye alıştığımız haberler artık sıradan.

“Diyarbakır, Merkeze bağlı Kozan Köyü'nde yasayan 18 yaşındaki N.K.'nin vücudu delik deşik. Sevgilisi 21 yaşındaki F. D.’ yi ise ağabeyi öldürdü.”

“14 yaşındaki N. H., aile meclisi kararıyla, babası tarafından telle boğularak öldürüldü.”

“Şırnak'ın Silopi ilçesinde, 16 yaşındaki bir genç kızın 14 yaşındaki kardeşi tarafından öldürüldüğü iddia edildi.”

“Yasak ilişki yaşadıkları öne sürülen iki genç, aile meclisi kararıyla kurşunlandı. Öz ağabeyinin kurşunladığı erkek öldü. 14'ünde çocuğa vurdurulan kadın, ağır yaralı..”

“İzmir Buca'da bir çiftçi, kendisine altı kişinin tecavüz ettiğini anlatan konuşma engelli eşini, üç yaşındaki kızlarının gözünün önünde bıçakladı.”

“Başkale’de uğradığı tecavüz, hamile kalıp bebeğini doğurmasıyla anlaşılan N. E.’ nin aile meclisi kararıyla ‘töre’ gereği öldürülmesinin ardından, benzer bir olay Ilıcak Köyü Belliyurt Mezrası’nda yaşandı.” …


Töre ve yakın bir söylemle Namus cinayetleri, bin yıllardan bu yana işlenmekte, bu suçların faillerinin neredeyse tamamının erkek, mağdurların ise yüzde 90 civarında kadınlar olduğu da bilinmekte.


Coğrafi olarak ise bu suçların; ataerkil, erkek egemen ve kapalı bir toplumsal yapıya sahip, doğu ve güneydoğu illerinde yoğunlaştığı, özellikle de Diyarbakır ve Şanlıurfa illerinin öne çıktığı görülmekte. Her ne kadar son dönemlerde, bu suçların Ankara, İstanbul ve İzmir gibi illerde arttığı ileri sürülse de; Fail ve mağdurların nüfus kayıtlarına bakıldığında, olayların başlangıcının yine doğu ve güneydoğu illeri olduğu, ancak mağdurların büyük merkezlere kaçması nedeni ile, cinayetlerin buralarda işlendiği anlaşılmakta. Hatta, sorun ülke sınırlarımızın dışına bile taşmakta.


Yakın zaman önce İsveç, Hollanda ve Almanya gibi Türk nüfusunun yoğun göçüne sahip olan ülkelerden çeşitli araştırma gruplarının, kendi ülkelerinde yaşayan vatandaşlarımız arasında yaygınlaşan Töre suçlarının sebeplerini araştırmak için ülkemize geldiği gözlenmekte.

İsveç’ ten gelen ekipte bulunan, Karolinska Enstitüsü Aile Hekimliği Merkezi Öğretim üyesi Venüs Alizadeh bir açıklamasında; İsveç’te Türkiye’den gelen çok sayıda mültecinin olduğuna dikkat çekerek, “Yaşadıkları sorunları, Türkiye’de yaşayanların sorunlarıyla karşılaştırmak istiyoruz. Buradakiler ve oradakiler arasında benzerlikler var” diyerek tespitte bulunmuş. Ekibin Entolojist Üyesi Marina Taloyan ise, İsveç’teki mülteciler arasında namus kavramını anlamaya çalıştıklarını belirterek, “Namus konsepti nedir? Bunu anlamaya çalışıyoruz. Bu çok geniş bir konsepttir. Bizim amacımız bu mantaliteyi anlamaktır. Umarım bu çalışmalar hükümetin politikasını da etkiler” şeklinde açıklama yapmış.


Aslında “Töre cinayetleri”nden sadece kadınlar değil, erkekler de mağdur. Cinayetlerin yüzde 9'unu çocuklar işliyor. Sanıklar daha çok 19 - 35 yaş aralığındaki, aile ferdi erkeklerden oluşuyor. Failler, cezaevlerinde kahraman gibi karşılanıyor. İşledikleri suçtan dolayı da bir pişmanlık duymuyor.


Peki bu tür suçların yasal düzenlemelerdeki yeri nasıl?

5237 sayılı Ceza Yasamızda; ‘yaralama ve Eziyet’ gibi suçlarda Töre kavramına yer verilmemiş iken, “Öldürme” suçlarında Töre saiki cezada artış nedeni olarak kabul edilmiş. Yasanın 81. maddesinde kasten bir insan öldüren kişinin müebbet hapis cezası ile cezalandırılacağı, 82. maddesinde ise, öldürme suçunun Töre saikiyle işlenmesi hâlinde, failin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılacağı hüküm altına alınmış.


Ayrıca 5237 sayılı Ceza Kanunumuzun ‘Tahrik altında suç işlenmesinde indirim yapılmasını’ düzenleyen 29. maddesinde; faildeki hiddet ve şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması aranmış ve ülkemizde özellikle "töre veya namus cinayeti" olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında, haksız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçilmeye çalışılmış. Maddedeki düzenleme nedeniyle, bu suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla, fail haksız tahrik indiriminden yararlanamayacak. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı, babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacak. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hukuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmekte. Bu nedenle, örneğin eşi hakkında bir dedikodunun varlığına dayanarak veya kızının seçtiği arkadaş ya da eş nedeniyle, ona karşı aile bireylerinin veya diğer kişilerin öldürme suçunu işlemesi hâlinde, artık bu maddeye göre ceza indirimine gidilemeyecek.

Yargıtay uygulamalarının ise, bu konuda tam bir istikrar kazandığı söylenemez. Yüksek mahkeme uzun süredir içtihatlarında, bir cinayetin ‘Töre Suçu’ sayılması için, mutlaka aile bireylerinin bir araya gelip, bu konuda ‘Aile meclisi kararı’ alması gerektiğini belirtiyor. Son birkaç yıldır, özellikle öldürme suçlarına bakan 1. Ceza Dairesi, bu kuralın dışına çıkıp ‘Aile meclisi kararının’ zorunlu bulunmadığını, sanığın eylemi bireysel bir tercih olarak, sosyal bir yaptırım olarak gördüğü ‘Töre gereği’ işlemesi halinde de cezasının artırılacağına karar vermiş ise de, Yargıtay’ ın bir üst heyeti olan Ceza Genel Kurulu, 1. Ceza Dairesinin bu içtihadına aykırı olarak, yine ‘Aile Meclisi’ kararının varlığını arıyor.


Örnek vermek gerekirse; Olayda sanık, “nişanlısı ile telefonlaşan” kişiyi öldürüyor. Ağır Ceza Mahkemesi önce, sanığın içinde bulunduğu “muhafazakâr çevre” yi dikkate alarak, haksız tahrik indirimi yapıyor ve müebbet cezasını 20 yıla düşürüyor. Yargıtay 1. Ceza Dairesi bu kararı, eylemin “töre cinayeti sayılması” gerektiğini söyleyerek bozuyor, bundan sonra Mahkeme bu karara uyarak “müebbet hapis” cezası veriyor.

Karar yeniden Yargıtay’a geldiğinde, 1. Ceza Dairesi “onama kararı” veriyor. Ama bu kez de Yargıtay Başsavcılığı itiraz ediyor.

İtirazı inceleyen Yargıtay Ceza Genel Kurulu; “Aile meclisi veya aşiret gibi, geniş insan topluluklarınca verilen karar üzerine işlenen cinayetlerin, töre cinayeti sayılacağını belirterek, bunun dışındaki bireysel tercihlerle işlenen “namus cinayetlerinin” töre cinayeti kapsamında olmayacağına ve failin ‘haksız tahrik’ indiriminden de yararlanabileceğine” karar veriyor. Bu kararla da cinayet suçlusunun cezasının; “ağırlaştırılmış müebbet hapis” ten, “Müebbet hapis cezasına indirilmesi” ve “Tahrik indiriminden faydalanarak” sonuç olarak 12 - 18 yıl arasına indirilebilmesinin yolu açılıyor.


Şüphesiz, bu sorunun sadece yasal düzenlemeler ve mahkeme kararları ile çözülmesi mümkün değil. Asıl temelde yatan ekonomik ve kültürel noksanlıklarla da beslenen, genel olarak “aşiret” sistemi olarak adlandırılan, ancak farklı yörelerde, farklı biçimlerde kendini gösteren ve güç kazanma, birlikte daha güçlü olma adına, bireysel irade ve karar alma özgürlüğünü yok sayan, bunun yerine, grubun yasa, din ve hatta ahlak kuralları dışında, zaman-zaman bu kurallara bile aykırı bulunan hiyerarşi ve disiplin sağlamaya yönelik kurallarını ön plana alan, hatta son derece kişisel olması gereken onur, şeref gibi kavramları dahi, bireysellikten çıkarıp, gruba mal eden sosyal yapı ve düşüncenin değişmesi gerekiyor.


NE DERSİNİZ TRUVA SAVAŞLARINI BAŞLATAN MENELAUS; KARISI HELEN KAÇIRILDIĞI İÇİN HAKSIZ TAHRİKTEN Mİ FAYDALANMALI, YOKSA “TÖRE CİNAYETİ” OLGUSU NEDENİ İLE CEZASI MI ARTIRILMALI.?


Av. Çiler Nazife Koşar

0 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page